İstanbul Karaköy’deki Halkbank binası butik otel oluyor

0
306
Karaköy Halkbank
+100%-

İSTANBUL- İstanbul Karaköy’deki Halkbank binasını 20 yıllığına kiralayan Taca İnşaat, 121 odalı butik bir otel açmayı planlıyor.
20 yıl sonra Halkbank’a devrini gerçekleştirecekleri bina için projelendirme çalışmalarını yaptıklarını ifade eden Taca İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Tayyar Akkurt, binada güçlendirme yaptıklarını söyledi.
Binanın dış cephesinin modern ve klasik arasında olacağının altını çizen Akkurt, “Tarihi dokuya uygun bir bina olacak. Taş giydirmeli bir dış cephe yapmayı planlıyoruz. Gelecek yıl Temmuz ayında hizmete açmayı hedefliyoruz. Doğru fiyata iyi hizmet vereceğiz. 5 yıldız hizmet veren 4 yıldızlı bir otel olacağız. Hizmetimiz üst segment, fiyatlarımız ise düşük olacak. Binanın girişinde ve üst katında kafe restoranlar yer alacak” diye konuştu.

Karaköy Halkbank
Karaköy Halkbank

5 YILDA 5 OTEL DAHA

Daha önce Türkiye’de 9 otelin inşaat işini yaptıklarını dile getiren Tayyar Akkurt, turizm sektöründeki yatırımlarında Summer Turizm firması ile ortaklık yaptıklarını söyledi.
Yurtdışından turist getiren operatör Summer Turizm’in otelcilik alanındaki tecrübesinden yararlanacaklarını belirten Akkurt, “Gelecek 5 yılda 5 otel daha açmayı planlıyoruz. Bunların çoğunluğu İstanbul’da olacak. Ancak Antalya’da da bir otel açmak için görüşmelerimiz sürüyor. Bu yatırımlar tamamlandıktan sonraki hedefimiz ise yurtdışına açılmak” ifadelerini kullandı.

SADECE TÜRKİYE DEĞİL

ABD’den Dubai’ye, Suudi Arabistan’dan Katar’a kadar birçok yerde faaliyette olduklarını söyleyen Tayyar Akkurt, “Sadece Türkler değil yabancı yatırımcılarla da çalışıyoruz. Karadağ’da da yakın zamanda faaliyete başlayacağız. Bir tek otel inşaatı değil, AVM’ler ve kongre binaları da inşa ediyoruz. Çok süratli ve kaliteli çalıştığımız için dünyanın bir çok yerinde tercih edilen bir inşaat firmasıyız. Kalite, iş güvenliği ve doğru maliyetleri yakalayınca dünyadaki sayılı inşaat firmalarından biri olabiliyorsunuz. Türkiye’nin de bir çok yerinde çalışmalarımız oldu” dedi.

AKM BİNASI YENİLENEMEZ”

Taca İnşaat, Atatürk Kültür Merkezi (AKM) binasının yenilenmesi ihalesini alan firmalardan biri konumunda. Buradaki çalışmalar hakkında da bilgi veren Tayar Akkurt şunları söyledi:
“İnşaatın kalitesini anlamak için sıvaları kaldırdık. Binanın etütlerini yaptık. Ancak bunların sonucunda binanın güçlendirilmesinin mümkün olmadığını gördük. Daha önce iki kez güçlendirme yapılan binayı güçlendirmeye kalksak üçüncü kez yapılmış olacaktı. Ayrıca güçlendirme yapılabilecek olsa dahi bu sefer de bina fonksiyonlarını yitirecekti. Bu binanın güçlendirilmesi yapılamaz” ifadelerini kullandı.

Karaköy Palas ve Voyvoda Caddesi

Bugün adını aldığı meydanın en görkemli yapısı olan Karaköy Palas’ın, Giulio Mongeri tarafından 1920 yılında inşa edildiğinde bir cadde üzerinde yer aldığını, dolayısıyla önünün şimdiki gibi açık olmadığını düşünmek zordur . Ancak bu caddenin, Osmanlı finans sektörünün merkezi olan bugünkü Bankalar Caddesi’nin devamı olduğunu bilince durum değişiyor. Orada da hala aynı görkemde yapılar ensiz bir cadde üzerinde yer alıyorlar. Bugünkü Karaköy Meydanı ise, aşağıda değinileceği gibi, 1956-58 yılları arasında gerçekleştirilmiş olan geniş çaplı yıkımlarla oluşturulmuştur. Bu yıkım sırasında Karaköy Palas’ın önündeki yapı adası yıktırılıp meydana katılınca, o da doğrudan meydana açılmıştır.

karakoy-halkbank24

Jacques Pervititch, Sigorta Haritası, 1927 Karaköy-Tophane paftasından ayrıntı.Karaköy Palas 1228 numaralı yapı adası üzerinde yer almaktadır.1914 tarihli elektrikli tramvay hattı kesikli çizgiyle gösterilmiştir.

Nitekim Pervititch’in 1927 tarihli sigorta haritasında bugünkü meydanın yerinde “Karaköy Caddesi” olarak adlandırılmış genişçe bir cadde bulunmaktadır16. Diğer taraftan yine aynı haritaya göre, o zamanki adı “Voyvoda” olan Bankalar Caddesi ise Yüksekkaldırım Yokuşu’nun köşesinden itibaren, bir dirsek yapıp güneye yönelmekte, eni biraz artmakta ve o da Voyvoda adını taşımaktadır. Bu haritanın çizilmesinden 7 yıl önce inşa edilmiş olan Karaköy Palas Voyvoda Caddesi’nin uzantısı olan bu bölümde yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında sözkonusu yapı, zaten Voyvoda Caddesi’nin daha çok Karaköy’e yakın olan bölümünde yoğunlaşan ve 1880’lerden itibaren hem boyut ve maliyet, hem de tasarım ve uygulama niteliği açısından sıçrama yapan17 prestij yapıları grubunun son örneğidir.

Voyvoda Caddesi’nin Karaköy Palas’ın önünde yer alan bölümü, 1914 yılında elektrikli tramvay hattı döşenirken olasılıkla yeniden düzenlenmiş ve Pervititch’in 1927 tarihli haritasında dikkat çeken bir genişliğe kavuşturulmuştur. Taksim’den gelen tramvay Şişhane’de Voyvoda Caddesi’ne ulaşmakta, Yüksekkaldırım Yokuşu’nun alt ucunda güneye dönüp Karaköy Palas’ın önünden geçmekte ve hemen bu yapı adasının bitiminde ikiye ayrılan hat boyunca, ya Necatibey Caddesi üzerinden Beşiktaş yönüne, ya da henüz iki yıl önce (1912) tamamlanmış olan demir konstrüksiyonlu Galata Köprüsü üzerinden Eminönü’ne varmaktaydı. Demir konstrüksiyonlu köprü, elektrikli tramvay, düzgün konturlu geniş cadde, bunların hepsi, Karaköy Palas’ın iki yanında birer küçük parsel bırakarak üzerine inşa edildiği yapı adasını, Karaköy gibi sıkışık dokulu bir kent parçasının içinde ayrıcalıklı kılmaktadır.

Karaköy Palas’ın Komşusu

Karaköy Halkbank
Karaköy Halkbank

Resim 2: Giulio Mongeri, Karaköy Palas, 1920 Orhan Safa, Kemal Ahmet Aru, Alemdar Kardeşler Binası, 1947-

Bu ayrıcalıklı konum, Karaköy Palas’ın 1920 yılında inşa edilmesinden yıllar sonra, sözkonusu yapının güney köşesindeki küçük parselde bulunan dört katlı kargir yapının19 yerine özel bir şirketin yaptırmak istediği büro binası için açılan mimarlık yarışması ile tekrar gündeme gelir. Olasılıkla Türkiye’de resmi olmayan bir yapı için gerçekleştirilen, 1947 tarihli bu ilk yarışma, Türk Yüksek Mimarlar Birliği İstanbul Şubesi aracılığıyla açılmış, jüri Emin Onat, Abdullah Türkmen, Samih Akkaynak, Ahsen Yapanar’dan oluşmuş ve 25 aday arasından Nezih Eldem’in projesi birinci,  Orhan Safa ve Kemal Ahmet Aru’nun ortak projesi ikinci, Kadri Erdoğan’ın projesi üçüncü seçilmiştir. Ancak daha sonra herhangi bir nedenle bu sonuca uyulmayarak, ikinci olan proje uygulanmıştır. Bu yapı bugün de varlığını sürdürmektedir.

karakoy-halkbank23 Nezih Eldem, Alemdar, Kardeşler Binası, Karaköy Uygulanmamış Yarışma Projesi, 1947

Orhan Safa, Kemal Ahmet Aru,Alemdar Kardeşler Binası, KaraköyYarışma Projesi, 1947

Nezih Eldem’in projesine ait perspektif çizimini kapağında yayınlayan Arkitekt dergisi yarışma sonuçlarıyla ilgili haberinde, jürinin tercih nedenlerini yeterince açıklamadığından yakınmış ve derginin projelere ilişkin değerlendirmesine yer vermiştir. 1947’de birkaç yıldır olduğu gibi T.Y. Mimarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı olan Zeki Sayar’ın22, Birliğin açtığı bir yarışmada birinci olan proje hakkında, Arkitekt dergisinin diğer yayın yönetmeni Abidin Mortaş ile birlikte getirdiği imzasız eleştirinin23, uygulamanın ikinci projeye verilmesinde etkili olup olmadığını bilmek mümkün değil. Ancak derginin daha sonraki sayılarında jüri kararlarına uyulmamasını kınayan bir yazı yayınlanmamıştır. Halen hayatta olan, projesi uygulanmayan yarışma birincisi Nezih Eldem ve projesi uygulanan yarışma ikincisi ekibin üyelerinden Kemal Ahmet Aru ile yapılan görüşmeler de bu soruyu yanıtlama açısından bir sonuç vermemiştir24.

Zeki Sayar ve Abidin Mortaş tarafından “dergimizin kanaatleri” başlığı altında, jürinin birinci seçtiği Nezih Eldem’in projesine getirilen eleştiri bütünüyle ekonomik gerekçelere dayanmaktadır: “Galata gibi çok kıymetli merkezi bir yerdeki toprak fiatları düşünülürse mal sahibinin zemin kattan itibaren çıkmalar yapmak isteyeceği muhakkaktır…. taş kaplama olarak düşünülen inşaat sistemi her ne kadar yanındaki Karaköy Palas binası ile mimari bir ahenk yaratmakta ise de; duvarların çok kalın olarak inşa mecburiyeti, bu arsanın tahammülünü aşmaktadır”. İstanbul’da mesleğini sürdüren mimarların bütününü temsil eden örgüt başkanının ve yıllarca mimarlık kamuoyunu oluşturma sorumluluğunu üstlenen dergi yöneticisinin mimarlık eleştirisi, birkaç metrekarelik hesaba dayanan kaba bir pozitivizmden öteye gitmemektedir. İlk CIAM kararlarında da etkili olan Hannes Meyer’in 1928 tarihli marjinal söylemi, 20 yıl sonra tekrarlanmaktadır: Mimarlık eşittir işlev çarpı ekonomi. Zeki Sayar ve Abidin Mortaş’ın eleştirisi, Türkiye’de yaşamla ilişki kuramadığı için pozitivizme tutsak olan daha kaç kuşağın düşüncesinde varlığını korumuştur. “Mimarın eli mal sahibinin cebinde” diye başlayan modernist hocalarımızın can simidi olmuştur pozitivizm. Bunda şaşılacak birşey yok. Düşünceden tarih çıkartıldığında geriye kalan şey pozitivizmdir. Bellek yadsınınca yaşamla ilişki hiçbir zaman rayına oturmaz.

Zeki Sayar ve Abidin Mortaş’ın eleştirisi, bu yazının merkezindeki “mimarın tabula rasanın müellifi olduğu”na ilişkin tez açısından da önemli. Görüldüğü gibi burada mimar, mal sahibini bahane ederek ve etik sınırları zorlayarak, kendi dar dünyasının içinden, tabula rasaya giden yolu önermektedir. Somut bireysel çıkarla (metrekare=para), soyut toplumsal çıkar (mimari ahenk) arasındaki tercihin gerekçesi gibi görünen gerçekçilik, gerçekliği salt hesaplanabilir olguya indirgeyen pozitivizmden başka birşey değildir.

Oysa neredeyse bütün yapı adasını kaplayan Karaköy Palas’ın 45 metrelik cephesinin yanında, köşesi pahlandığında veya eğrisel olarak döndüğünde 10 metre kalan cephesiyle bir yeni ekin uyumdan başka ne şansı olabilir? Ancak uygulanan projenin müellifleri Orhan Safa ve Kemal Ahmet Aru’nun niyeti zaten uyum değil, bütün kenti kendine uydurmaktır. Bu açıdan onların önerisine ilişkin perspektif (Res.4), mutlak bir bütünsellik projesi olan modernizmin, başka hiçbir zamanın yaşamasına izin vermeyen otonomi talebini27 kavramak için az bulunur bir belge niteliği taşıyor. Önerilen yapının ona verilmiş olan küçük köşe parseliyle yetinmeye hiç niyeti yok, cephelerini her iki yönde sonsuzluğa uzatıyor. Necatibey Caddesi’ndeki irili ufaklı yapıların yerinde aynı gabari ve pencere düzeninde sonu belli olmayan bir blok var. Karaköy Palas ise neredeyse artık yok. Tüm profili, balkonları, hatta o kadar belirgin olan zemin kattaki kemerleri silinmiş. Onun dev cephesi bu perspektifte Necatibey Caddesi’ndeki modern cephenin boyutları yanında zaten ikincil, sonradan gelenin uzantısı sadece.

Necatibey Caddesi’nde 1914’ten beri çalışan elektrikli tramvay, Safa-Aru tarafından önerilen yapının sonsuzluktan aniden çıkıveren aerodinamik hızına ulaşamayacak kadar küçük ve güçsüz görünüyor. Eldem’in perspektifinde bir tür kentlilik imgesi veren bu araç, Safa-Aru’nun perspektifinde artık dönemini kapatmış. Ancak iki çizim arasındaki asıl fark, Necatibey Caddesi’nin karşı cephesiyle ilgili. Eldem’de karşı sıradaki yapılar aydınlık cepheleriyle caddenin bir mekan niteliği kazanmasını sağlıyor. Çok sayıda insan bir kentin içinde olmanın verdiği huzurla deviniyor. Oysa Safa-Aru’nun Necatibey Caddesi boyunca sonsuza uzanan cephesinin karşısı boş. Ortalıkta birkaç karaltı dışında kimse görünmüyor. Burası kentin içi değil, olsa olsa kenarı veya Levent gibi, üniversite kampüsleri gibi Aru’nun daha sonra gerçekleştireceği kent dışı yerleşmelerine28 benzer bir “yer-olmayan”. Massimo Cacciari’nin çağın bütünüyle harekete geçirilmesi dediği, modernist nihilizmin total seferberliği budur. Artık “yer”in özgül niteliği yoktur, evrensel dolaşımdaki her yer eşdeğerdir, birbiriyle yer değiştirebilir. Bu nedenle yerin çözülmeye uğratılması gerekir29.

Kesintisiz kontur, sürekli dış yüzey, köşeden başlayan çizim, geriye gidip derinlerde yiten devinim30, Erich Mendelsohn’un (1887-1953), eskiz ve tasarımlarına ait tüm bu özellikler (Res.5), modern mimarlığın erken döneminde benzersiz oldukları için, Safa-Aru’nun önerisine ait prototipin belirlenmesi hiç de zor değil. Modernliği ifade eden bir biçimin arayışında, makinaya ilişkin biçimsel ayrıntılardan yola çıkan konstrüktivist ve fütüristlerden, hatta Le Corbusier’den farklı olarak, Mendelsohn makinanın sahip olduğu gücü ifade eden bir tür “devinim estetiği”nin peşindeydi. Aslında başlangıçta hiç de pratiğe dönük olmayan ve daha çok alımlayıcıda simgesel bir anlam uyandırmayı amaçlayan bu çabanın, onun daha sonraki mimarlığına yansıyan ilk olgun ürünleri 1917 yılına ait eskizlerde ortaya çıkar

Ancak Mendelsohn’un mimari uygulamaları -tek defaya özgü ve yapım süreciyle de mimarın ürün listesinde marjinal bir verim olan 1921 tarihli Einstein Kulesi sayılmazsa- 1928-1935 yılları arasında yer alır. Kuşkusuz bunların içinde en fazla dikkat çekenleri, eğriselliğin yatayda hafif çıkıntı yapan, ince, metal silmelerle vurgulandığı, belirsiz kayıtlarla kesintisizlik izlenimi veren cam yüzeylere sahip kütlelerdi (Resim 5).

Mendelsohn 1910 yılına ait bir mektupta “yalnızca devinimdir bitimsizce baştan çıkaran”, diye yazmış33. Belki bu nedenle, onun yapıları modern mimarlığın kitlesel beğeniye en fazla yaklaşan tasarımlarıydı. Ayrıca bu yapıların, yeni ve aerodinamik biçimleriyle gündelik yaşamın içinde yer alan otomobil, tren gibi endüstri tasarımı ürünlerini çağrıştırmaları, onları bir şekilde aşina kılıyor, iletişim kurmayı kolaylaştırıyordu. Bu nedenlerle Mendelsohn’un oldukça gecikmiş olan kendi uygulamaları (1928-35) ile aşağı yukarı aynı zamanda, onun eğrisel çizgilerini taşıyan yapılar bir modaya dönüşerek dünyayı sarmıştır. Mendelsohn’daki hafiflik izleniminden genellikle biraz uzaklaşılmış olsa da, Türkiye’de de aynı yıllarda bu türden yapılar hızlı bir yaygınlığa ulaşmıştır. Bu açıdan bakıldığında 1947 tarihli Safa/Aru projesi, Türkiye için gecikmiş bir ikinci resepsiyon niteliği taşımaktadır. Ancak yine de bu proje, salt perspektif çiziminde önerilen biçimiyle ve kente yaklaşımındaki modernist radikalliğiyle, daha öncekilerden çok daha fazla orijinaline yakındır.

YORUM YOK

CEVAP VER

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.